02 Kasım 2009

Başlamadan Biten Şeyler Diyarı

Geçenlerde uzun süredir görüşmediğim bir arkadaşım, çok eski bir meseleyi sordu bana. "Başlamadan bitti" dedim, sonra durdum düşündüm; hayatta aslında başlamadan biten ne çok şey var diye geçirdim içimden. Zaman geçip biraz daha düşününce, hayatlarında başlamadan biten şeyleri barındıran insanların, kafalarının içinde yaşayan insanlar olduklarına karar verdim. Çünkü kafalarının dışında yani gerçekte yaşayan insanlar başlatıyorlar, onlar birer başlatıcı. Hatta başlatmakla kalmıyor, sürdüyor zamanı gelince de bitiriyorlar. Ben ve benim gibi olanlarsa kafalarında başlatıp kafalarının içinde yaşayıp, olmayan bir gerçekliğin içinde kaybolurken son bitirme hamlesini bile yapamıyorlar. Olay kendiliğinden ve çoğunlukla başka insanların dokunuşlarıyla son buluyor. Sonra bir de bu başlatıcılar, "bitti artık" dediğinizde " hiç başlamış mıydı ki" bile diyorlar yüzünüze yüzünüze. Böyle kalıyorsunuz, gene durup düşünüyorsunuz. -bakınız: aşkın 500 günü tom'un arkadaşı, bakınız ondan bir 200 gün kadar önce yemekhanede bu sözüyle beni dumurlara sürükleyen şirin insan- . Hayal dünyasında yaşamanın acılarından biridir bu "başlamadan bitmek" durumu şüphesiz. (hayal dünyasında yaşamanın iyi yanları da var yani demek istiyorum, var tabi neden olmasın bu kadar insan bunu seçtiğine göre azıcık bir iyi tarafı da vardır elbet) Ancak ne var ki insan zamanla kendisini ciddiye almamaya kendisiyle dalga geçmeye falan başlıyor, daha az acıyor. Başlamadan biten olaylarına, sevdalarına, başarılarına bakıp bakıp gülüyor. Çünkü onlar yoklar, hiç olmamışlar. Olmayan şeylerin tüm hayatı, tüm zamanı işgal etmesine ve bu bitiş sonrası yaşanan bunalımlara, bir de bu bunalımların eklediği yepyeni zaman kayıplarına baktıkça geriye gülmekten başka yapacak bir şey kalmıyor zaten. Ve bir 250 gün sonra ne oldu diye soran arkadaşına, başlamadan bitti derken yanına bir de sırıtık smiley iliştirebiliyor bu insan(lar). İlerleyen zamanlarda başlatıcı olacağına dair sözler verip yoluna devam ediyor, ediyoruz hep beraber. Ama bir an geliyor "ya hayatım da başlamadan biterse" sorusunu soruyoruz, işte o anlarda iş biraz ciddileşiyor, artık gülmüyoruz. Biraz durgunlaşıp, yerlere bakıyoruz. Ne yaparsın ki hayat sen yaşasan da yaşamasan da akıp geçiyor. Belki de kendimize verdiğimiz sözleri tutmaya bi yerden başlamak gerekiyor, ne kadar zor gelse de ne kadar uzak olsa da, bunun doğru bir zamanı yok, olmayacak da. Başlamadan bitmesin artık hiçbir şey. Hayat da başlayacaksa başlasın, yani ben başlatayım, birgün, daha ne olduğunu bile anlamamışken göz açıp kapayana kadar geçen bi sürede pat diye bitmesin, bitirilmesin.

Bir de günün şarkısı olsun:
Ben bu şarkıyı çok seviyorum. Hem mutlu olduğum hem mutsuz olduğum böyle arada kaldığım bir zamanı hatırlatıyor. Birden fazla insanı, birden fazla mekanı anımsatıyor. Bu genelde çok az olan bir şeydir. Nedense bu yazıyı yazarken bi bu şarkıyı bir de jaymay'in diğer süper bi şarkısı snow white'ı dinliyordum. şöyle bir söz var o şarkıda : I love you but I'm gonna keep quiet about it. Yapmamak lazım birazcık ses vermekten zarar gelmez yazının ana fikrine sadık kalarak söylüyorum bunu :) Neyse ama günün şarkısı zaten Sea green, see blue. Dinleyin. Sevin.

01 Kasım 2009

Gölgeleri takip etmeyi bırak artık, sadece yolculuğun tadına var*

Beynimin yerinde kocaman bir boşluk var sanki, hayatımda ise bahsedilmeye değer hiçbir hareket yok. Ales denen sınavdan nefret ettiğime karar verdim geçen günlerde, o kadar. Bir de Murathan Mungan'ın Kadından Kentler'ini okumaya başladım. Alesin dandik matematik sorularından sıkıldıkça açıp okuyorum. Erkeklerin kadın dünyası hakkında bir şeyler söylemelerini ve bunu inanılmaz bir güzellikte yapmalarını seviyorum. Böyle erkekler olduğunu bilmek mutlu ediyor beni nedense. Bu sıralar her şeyle mutlu olabildiğim için olabilir. Hiçbir şey düşünmüyor oluşumumun da muhakkak bir etkisi vardır. Neyse ben hareketsiz hayatıma, "yağmurlu gri hava ve radyodan gelen bilmediğim müzik sesi" fonuyla devam edeyim. Kahve içebilirim belki, sabah kahveleri her zaman en güzelidir ne de olsa.


*radyoda bilmediğim şarkıdan sonra çalan morcheeba şarkısı enjoy the ride, ben bu şarkının bu kısmını çok severim zaten, böyle sanki biraz da sitemli bi hali vardır, bırak artık bu boş işleri yaşamaya bak der gibi, aslında vokalin sesinde bir sinir, sitem yok ama benim kafamda bu kesinlikle böyle. Başlıkları şarkı sözlerinden yazmayı sevdiğimi biliyorsunuz ama bu sefer türkçeye çevirdim, değişiklik olsun. Böyle uzun başlık açıklamaları yapıyorum, aslında ne gerek var, hiç bilmiyorum. Neyse umarım herkes mutlu bir pazar günü geçiriyordur.

26 Ekim 2009

Ankaralıya son kazık: Domuz Gribi

Malumunuz domuz gribi Ankara'da patladı, hepimiz manyak gibi dolaşıyoruz ortalıkta, nereden kapacağız acaba diye sağa sola bakıyoruz. Yıkamaktan harap oldu ellerimiz. Herkeste bir panik havası varken dedikodular alıp başını gidiyor, beytepede öğrenci evlerinde varmış, odtüde yurtlarda varmış, bilkenti zaten biliyoruz falan derken bir korku sardı bizleri. Her nekadar televizyonda olayı çok abarttıklarını düşünsem de korkmadan edemiyorum. Mesela insanlarda sevmediğim şeylerden biri tam karşımdaki insanı öpmek için harekette bulunduğumda hastayım diye kendisini geri çekmesidir, mal gibi kalırım napacağımı bilemem böyle bi bozulurum kendi çapımda, ancak bu domuz gribi beni bu gıcık olduğum davranışı yapmaya itti sonunda. Kapmayı geçtim, birilerine domuz gribi bulaştıran insan olmayı hiç istemiyorum. Arkamdan edecekleri küfürleri düşünsenize, tüm ailesi, arkadaşları baya bi kulaklarımı çınlatır, hiç istemem böyle bir şeyi. Başkaları da bana bulaştırsın istemem tabi ki. Neyseki insanlar bu konuda anlayışlı, benim gibi kendi çaplarında triplere girmiyorlar zira tavsiye edilen bir şey bu. Hoş yine illa ki öpüşülüyor, bazı insanlarda başlarım gribinden napıyım anasını satıyım halleri var, bende de vardı ondan ama galiba bugün itibariyle bitti. Uzun bir kış bizleri bekliyor. Ankara'daki her türlü zor yaşam şartlarına bir de domuz gribi korkusu eklendi, zaten toplumcak kalabalık bir yerde bomba patlayacak, çılgın bi şöför kaldırımda bizi ezecek, birazdan mendil satan çocuklardan biri üzerimize atlayacak, edebiyat fakültesinde soğuktan donarak öleceğiz, melih gökçek'in yaptığı alt geçitin çirkinliğine daldığımız bir anda gözlerimiz bu acıya daha fazla dayanamayıp kör olacak veyahut melih gökçek televizyona çıkıp sırıtacak cinnet geçirip üst geçitlerden birine molotof kokteyli atacağız, okulumuza çevik kuvvet girip nedensiz yere bizleri ve kedileri biber gazına boğup itip kakacak korkusuyla yaşıyorduk bir de bu eklendi çok şükür. Şimdi hep beraber karanlık tarafa geçmeye bir adım daha yakınız. Ankaralı geçmiş olsun. Bu da teğet geçerse zaten çok mübarek bir kavim olduğumuz yeni neslin din kitaplarında falan yazar artık.

23 Ekim 2009

Cevap

Görmek isteyen için cevaplar her zaman ortalıkta. Hayat da yaşamaya değer bu sıralar. Domuz gribi olup ölmenin hiç zamanı değil. Hem saçımı seviyorum, mutluyum, izlenecek daha çok film dinlenecek çok şarkı var. Daha yüksek lisans yapıp ortalığı kasıp kavuracağım, klinik psikolojinin gelecekteki yüzü olacağım. (çüş) neyse yani siz benim demek istediğimi anladınız. zaten küresel iklim değişikliği, savaşlar falan filan önümüzde yaşanacak bir on yıl var şöyle kaliteli bi hayat için, cevaplar dışarıda, insanlar dışarıda.bir sürü bir sürü insan yani, neden birkaç tanesini hayatın merkezine oturtup acı çekiyoruz ,anlamııyorum çok saçma , çok anlamsız. Devam etmek lazım, gidenlerin yenisi var, her yaz meyve veriyor ağaçlar şimdilik. Böyleyken yaşamakta fayda var derim ben. Hem saçımı seviyorum, pantolonlar yakışıyor, müzik dinliyorum ve yemek yaparken makarnalarla konuşabiliyorum. Tribe girmiyorum, acılı bir havam yok, hayatı olduğu gibi kabul ettim bazen çaresiz kalabileceğimi biliyorum, herkes hayat karşısında çaresiz sonuçta bu yükü tek başıma taşımadığımın farkındayım. Geri kalanları da şimdilik umursamıyorum hatta yeni mottom bir morrissey sözüdür ki şöyle diyor canım benim "i really don't know and i really don't care" .

21 Ekim 2009

Hafta dediğin yedi gündür.*

Bu hafta;

500 days of summer'ı 3 kere izledim. Param olsa 10 kere izlerdim.
Attila İlhan kitapları aldım. Okudum.
Gözüme ve burnuma aynı gün içinde sinek kaçtı.
Perşembe günlerinde bir gariplik olduğuna inandım.
Birkaç insana içimden sinirlendim.
Çok güldüm, eğlendim.
Supernatural'ın son bölümünü beğenmedim.
Üds'yi atlattım.
Ales'e çalışmaya başlayamadım.
Taç aldım, kaküllerime alıştım.
Tavuk sote ve makarna yaptım.
Pizza ve hamburger yemekten bıktım.
Pozitif yanımı ilk defa bu kadar kuvvetli gördüm.
Lethal Weapon 1-2 yi 3ün de yarısını izledim.
Mikrodalgada kendi buharıyla pişen dondurulmuş sebzelerden aldım.
Neşeli ve canlı hissettim.
Guitar hero'yu görüp yine almak istedim.
Çok para harcadım.
Annemi özledim.
İstanbul'a gitmek istedim.
Hayali mesleklerimin listesini yaptım.
Çok müzik dinledim.
Okey oynadım, kazandım.
Az uyudum ama çok yorulmadım.

*tespit yaptım. oh yeah!

12 Ekim 2009

Yalan Mı Gerçek Mi?

Bugün sabah erken okulda kütüphanenin duvarına oturmuş geleni geçeni izlerken aklımdan alakasız bir sürü düşünce geçti. Mutlu düşünceler değildi hiçbiri, durgun bir güne biraz üşüyerek, biraz da açlıkla başlamıştım, böyle olduğunda genelde mutlu olmazdım. Ben aynı şarkıyı 50. kere üst üste dinlerken , poğaçamı zorla boğazıma tıkıp, kahvenin tadından nefret ederken, insanlar yürüyordu. Kimisi koşuyor kimisi gülüyor kimisi afiş asmaya çalışıyordu. Bazıları afişte yazanı okumak için yavaşlıyor, kimisi benden tarafa doğru bakıyordu. Ben ise tam o sırada insanların her eyleminin ne kadar geçici olduğunu düşünüyordum. Derse 5 dakika geç kalacaklarını düşündükleri için yaşadıkları heyecan, afiş asılmaması gereken bir yere astıkları afişe bakıp duydukları gurur.gülümsemeler, yürüyüşler, bakışlar... bunların hepsi yok olacaktı. kimse üzerinde en ufak bir etki yaratmadan, biz önemli olduğunu düşünürken üstelik, -birgün ödevi yapmadığımız için çektiğimiz sıkıntının gerçek olduğunu zannederken- aslında hepsi yok olacaktı. Ve insanlar zayıf yaratıklardı. Üzüntüleri, intikamları, perişanlıkları, kıskançlıkları, şiddet eğilimleri, sevgileri, muhtaçlıkları.. her şeyleri zayıftı. Ben de o insanlardan biriyim evet sanki bambaşka insanlardan bahsediyormuş gibi yapmama rağmen ben de zayıfım. kendi zayıflıklarıma yenik düştüğümü gördüğüm hergün, biraz daha uzak hissediyorum kendimden. Başkasına bakıyormuş gibi bakıyorum yüzüme. Girmemem gereken yollara sapmaktan alıkoyamıyorum kendimi, ve evet bunların hepsi düşüncede gerçek tek bir eylem bile göremezsiniz dışarıdan bakarken, ama içeride hepsi gerçek.

Kendim dahil insanlar çok üzüyor beni, sevdiklerini iddia eden insanların zamanla birbirlerine ne kötü şeyler yapabileceklerini görmek bile kalbimi kırmaya yetiyor. Sevgi evet ne güzel kelime değil mi oysa artık sadece bi kelime çünkü o bile zayıflığımıza esir düşüyor. Neyi seviyor ki insanlar, tek bir nesneyi bile sevme yeteneğine sahipler mi yoksa sevdikleri kendi benlikleri mi sadece? Çünkü bana öyle geliyor ki sonunda her şey kendileriyle ilgili oluyor. Kocaman laflarımız var hepimizin; sevgi, aşk, nefret, kıskançlık üzerine ama acaba nedir ki bunlar? Bildik mi hiç, lafta hepimiz her şeyiz ama sonuçta hep kırılmışlık, hezimet, bir garip bunaltı. Ben yaşamadım bunları öyle sonuna kadar, tam ortasında olamadım bütünüyle ne var ki görmek bile parçalıyor beni, yoruldum çünkü insanların bunca türlü zayıflıklarından; lafta kral işte acınası olmalarından. Ben de dahilim bu insanlara, farkındayım hala kendim dışındaki bir kalabalık hakkında konuşuyormuşum gibi ama hiç öyle değil. Tam göbeğindeyim. Kendimden hiç mi hiç hoşlanmıyorum.

Bugün tüm bu düşünceler kafamda oradan oraya fink atarken, önemli hiçbir şey olmadığını bir kez daha fark ettim. İnsanların hayatındaki tek önemli şey yok olacakları bilgisi. Bu bilgiden kaçmak için her şey; saçma heyecanlar, uyduruk sevdalar, gülüşler, yürüyüşler... Bir anlam çıkarmaya çalışmalar, orada oturup benim bunları düşünmem bile... Ve bir sevgi yalanı dolaşıyor ortalıkta, insanlar ölüm kadar önemli olduğunu söylüyor sevginin, uğruna savaşlar yapılıyor ironik bi şekilde, sevgi sevgi diye dolaşıp birbirlerinin gözlerini oyuyorlar ya da kafalarının içinde olmayan bir sevgi yaratıyorlar. Muhtaçlıklarını gizlemek için sevgiye sığınıyor ve sonunda nasıl oluyorsa daha muhtaç hale geliyorlar. Ben de muhtacım, ne olduğunu bir türlü anlamasam da insanlar hergün ama hergün kalbimi kırsa da dünya da yapayalnız hissetsem de muhtacım. İhtiyacım var deli gibi, belki ihtiyacım olduğunu zannettiğim şeydir sevgi, belki çok başka bir şeyin boşluğu içimdeki, bilemiyorum. O kadar zayıf, o kadar perişan hissediyorum ki, yeniden bir parçamı kaybetmişim gibi. Ve hissedebileceğim- aslında- tek gerçek şeyin; sevgi, kısaknaçlık, nefret değil fiziksel acı olduğunu bildiğimden olacak ki hemen hasta oluyorum. Sistemimin beni gerçeğe döndürme yolu, belki de dikkati aynı anda iki şeye veremeyeceğimi ve fiziksel acıyı her zaman önde tutacağımı bildiğinden böyle oluyor. Fiziksel olarak acıyorum, başımı taşıyamıyorum artık.

* demek ki neymiş sabahın köründe insanları izlemek bünyeye iyi gelmiyormuş. ya bir de sabahtan beri aklıma takılan bir şarkı var ki orda aynen şöyle diyor : "love is natural and real but not for you my love". Belki sorun bu belki hepsi gerçek ben bu gerçeğe uygun ve hazır değilim. Neyse ne. Bir de bence ben ne zaman "neden" diye sorsam batırıyorum her şeyi. Ne gereksiz bir soru kelimesi neden? Ha evet yaşam enerjimi kendim sömürdüm, aşağıdaki neşeli halimden eser kalmadı. bu da gelir geçer vesselam.

* bir insan "belki" kelimesini bu kadar çok neden kullanır? aha bak gene yaptım neden diye sormadan duramıyorum.

11 Ekim 2009

It's not a secret, why do you keep it?



I'm just sitting on the shelf :)

08 Ekim 2009

Bir Zaman

Bu kadar zaman geçmiş olması imkansız. Dün gibi hatta bugün gibi. Onca aylar yaşanmamış, sanki üzerinden tek bir gün bile geçmemişcesine bir insanla rastlaşmak, kalabalığın ortasında zamanın durduğuna şahit olmak hala ilginç gelebiliyor bana. En azından bir 5 saniye boş boş baktıktan sonra olayı anca kavrayabilmem ve yine her zamanki gibi ne tepki vereceğimi bilememem de çok başka bir boyut. Bazen bir insanı özlediğimi bilirim sadece bunu hissedemez olurum bazı nedenlerden ötürü. Gece kafamı yastığa koyduğumda bir an için onun yüzü belirince "özledim ben be" der ama o boğaza oturan yumruyu hissetmeden uykuya dalarım. Ne var ki bu özlem bilgisi kaybolmaz, yerinden çıkmayı bekler sadece. Sonra birgün, gözüme gelen güneşin parlaklığında, zamanın kaybolduğunu hissettiğim anda onu görmek özlemle ilgili tüm bilgilerimi açığa çıkarır ve bu sefer özlem bilgisinin yüzeydeki yansımalarının yanısıra kalbimden boğazıma oradan mideme doğru bir döngü yaratan saçma sapan şeyi de hissederim. Böyle olduğunda kendime hakim olmak ve yüzüme aptal bir gülümseme yapıştırmaktan başka hiçbir şey yapamam. Kendimle kavga da etmem, etmiyorum artık. Her türlü duyguya her türlü geri dönüşe hazırlıklı, az da osla kendinden emin biri oldum sonuçta. Üzülmek için çok neden var belki; insan hayatta kaçan fırsatları düşündüğünde üzülüyor en çok, bir ukte olarak kalıyor çünkü onlar ve ne kadar zaman geçerse geçsin bir türlü tamamen silinmiyor. Zamanın, acıları süpürme etkisine her şeyden çok inanıyorum ama o uktenin izi çıkmıyor. O izi gördükçe hatırlıyor görmediğimizde unutup yok sayıyoruz. İşte tüm bi ömür aynen bu şekilde geçiyor. Üzülmek için çok neden var belki ama üzülmüyorum, bir ah çekiyorum, boşver diyip yürümeye devam ediyorum. Böyle olmamalıydı diyorum ama kimseyi suçlamıyorum. Bazen universe'ün planları farklı şekilde gelişiyor, buna inanıyor gibi yapıyorum. Ve işte bu son noktada özlem her şeye rağmen en garip şey oluyor, gerisi kötü yazılmış bir hikaye...

Ve bazen bir insanı ne kadar seversem seveyim bu sevgi beni hiç mutlu etmiyor, sadece zarar veriyor, işte o zamanlar "bu insandan uzaklaşmam gerek" diye düşünüyorum. Çünkü hayat, tüm bu mutsuzluğu sürekli hissetmek için çok kısa. Bir insanı sevmek her zaman iyi bir şey olmuyor ne yazık ki. Öyle zamanlar geldiğinde gözlerimin yaşlarını silip tek başıma yürümem gerektiğini biliyorum. Böylesinin benim için çok daha yararlı olduğunu da anlıyorum. Niye sorusunu daha az soruyorum, her şeyin bir nedeni olması gerektiği fikrini kafamdan tamemen siliyorum. Önce tüm evrende yapayalnız hissediyorum, sonra geçiyor. Düşe kalka büyüyorum, acımıyor değil ama artık neh! diyip geçiyorum. En doğrusu da bu galiba, sonuç olarak öğreniyorum.

06 Ekim 2009

Yeni Bir Keşif- She & Him

Son zamanlardaki Zooey Deschanel çılgınlığıma kendisinin M. Ward ile birlikte çıkardıkları volume one albümünü dinleyerek devam ediyorum. Şimdi ben bu kadını çok seviyorum ama kendisi için beslediğim garip boyutlardaki sevgim müziğini objektif değerlendirmeme hiç engel değil. Başkası olsaydı da buna benzer bir albümü bağrıma basar, sabah akşam dinlerdim. Çünkü güzel, fazla güzel. Son zamanlarda dinlediğim en iyi albüm diyebilirim hatta, baştan sona tutarlı soundu, çok süper sözleri ve canım zooey'nin şirin vokali her şey yerli yerinde, Folk esintileri, akustik gitar, sanki eski bir zamandan çok eski şarkıları dinliyormuşuz gibi hissetiren nostaljik bir hava... Tüm şarkılar on numara Daha da ne olsun bilemedim. Siz de şöyle bir bakalım neymiş ne değilmiş derseniz Myspace sayfalarına bir uğrayın derim. Her ne kadar süper zeka insanlar myspace'i yasaklayıp dünyadaki tüm müzisyenlerden bizi koparmaya çalışıp müziksiz yavan bir hayat sürmemiz için ellerinden geleni yapıyor olsalar da ulaşmanın yollarını herkes biliyor artık ki bu birçok yönden üzücü bir şey. Neyse bu da başka bir yazının konusu.
Ah bir de şu şarkıyı dinleyin, hepsini dinleyin de önce bi bunu dinleyin. change is hard

04 Ekim 2009

Neşeli

Mutluyum ben ya, çok ilginçtir çoşkuyla doldum. Sonbahar benim mevsimim olduğundan, belki de üzülecek bir şey olmadığından. Dikkati toplayabilmenin nasıl bir şey olduğunu uzun zaman sonra hatırladım. Film izleyebiliyorum artık mesela. Sbarro'dan mega dilim pizza yiyince çok fazla mutlu oluyorum, alışveriş yapıyorum, saçımı zooey deschanel gibi kestireceğim, çok heyecanlıyım. Sonra bugün ipodumdan sıkıldım, dedim "ne bu böyle bi tane mutlu şarkı olmaz mı, hepsi mi acılar içinde şarkılar" insan içinde böyle şarkılar dolu bir ipodla nasıl mutlu olsun zaten, neyse açtım AC/DC, bayık olmayan Bon Jovi falan. İçimdeki Rock n' Roll ruhunu öldürmemeliyim, asla. İç bayıcı şarkılarımdan vazgeçemesem de arada bir böylesi lazım. Guitar Hero almak istedim sonra, herkesi eve çağırıp guitar hero tunuvaları düzenleyesim geldi. Slash gibi dar kot da almışken guitar hero moduma girebilirdim. Ama ben karar verdim benim guitar herom Jimmy Page. Ama bir de mesela karaokeye gitsek bir Led Zeppelin, Gnr ya da ac/dc şarkısı da söyleyemem yani, içimde kalır, ve evet benim karaokeye gidesim var. Yarın okul başlıyor, tatil modundan da pek çıkasım yok. Üds pek iyi geçmedi de pek umursayamadım, yaklaşık 1 saat umursadım sonra geçti. Bu yeni halimi çok sevdim, Barney gibi kendime iki de bir I'm Awesome diyesim bile var. Yaşam enerjimi sömürecek tek bir gereksiz insan bile yok ve bu süfer bir şey gerçekten. Hayattan soğutan her şey ve herkesten uzak hissediyorum. 5 ay önceki halim için kendimden özür diliyorum valla.